Türkiye’de uygulanan rasyonel-ortodoks ekonomi programı, enflasyonu düşürme iddiasıyla yürütülüyor; ancak gerçekte bu hedefe hangi yoldan gidildiği çoğu zaman gözden kaçıyor. Program, fiyat artışlarının kaynağına odaklanmak yerine, sonucu emek piyasasında çözmeye çalışıyor. İşsizliği artırarak ve ücretleri reel olarak baskılayarak talebi kısmayı temel araç haline getiriyor. Enflasyon, böylece üretim yapısından ya da piyasa gücünden değil, çalışanların harcama kapasitesinden “kontrol altına” alınmak isteniyor.
Bu yaklaşımın en sorunlu tarafı, fiyatlama gücüne sahip sektörleri neredeyse tamamen denklem dışında bırakmasıdır. Türkiye ekonomisinde birçok temel sektör rekabetçi değildir. Marketler, gıda tedarik zinciri, enerji ve perakende gibi alanlarda tekelci ya da oligopol yapılar hakimdir. Bu sektörler maliyet artışlarını kolayca fiyatlara yansıtabilirken, hatta çoğu zaman bunun da ötesine geçerken, emekçiler aynı hakkı ücret ve maaşları için kullanamamaktadır. Sonuçta enflasyonun maliyeti tek taraflı biçimde çalışanların sırtına yüklenmektedir.
Şimşek programının istihdam politikası da bu çerçevenin doğal bir uzantısıdır. Program istihdam yaratmayı değil, işsizliği artırarak emek piyasasını disipline etmeyi esas almaktadır. Bugün Türkiye’de yaklaşık 11 milyon işsiz bulunmaktadır. İstihdam oranı yüzde 49 gibi son derece düşük bir seviyededir. Genç işsizlik yüzde 14, geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 29 civarındadır. Bu tablo, geçici bir krizden çok, bilinçli bir ekonomik tercihin sonucudur.
Yüksek işsizlik, emek piyasasında pazarlık gücünü ortadan kaldırır. İnsanlar işlerini kaybetme korkusuyla daha düşük ücrete, daha kötü çalışma koşullarına razı olmak zorunda kalır. Alternatiflerin ortadan kalktığı bir ortamda ücretler aşağı doğru baskılanır. Bu nedenle işsizlik, bu programda bir sorun değil; doğrudan bir politika aracıdır. İşsizlik ordusu büyüdükçe, emek daha uysal ve daha ucuz hale gelir.
Bu noktada emek piyasasını bağımsız bir alan gibi düşünmek yanıltıcıdır. Emek piyasası, mal ve hizmet piyasalarına bağlı, türev bir piyasadır. Üretimin zayıf olduğu, rekabetin sınırlı kaldığı bir ekonomide emek de dar bir alana sıkışır. Türkiye’de özellikle market sektörü bunun somut örneğidir. Oligopol yapı nedeniyle birkaç büyük oyuncu hem fiyatları hem de çalışma koşullarını belirlemektedir.
Böyle bir yapıda emekçiler için gerçek bir seçenek yoktur. Bir firmadan diğerine geçmek, çoğu zaman ücret, çalışma süresi ve güvencesizlik açısından anlamlı bir fark yaratmaz. Eğer bu alanlarda güçlü bir kamu regülasyonu yoksa, emek piyasası aşağı doğru eşitlenir ve kötü koşullar normalleşir.
Sonuç olarak mevcut ekonomi politikası, enflasyonla mücadeleyi emeği baskılamak üzerinden kurgulayan bir anlayışı temsil etmektedir. İşsizlik bilinçli biçimde artırılmakta, ücretler reel olarak eritilmekte ve piyasa gücü yüksek sektörler koruma altına alınmaktadır. Kısa vadede bazı göstergeler düzeliyor gibi görünse de, bu yaklaşım gelir dağılımını bozmakta ve toplumsal maliyeti derinleştirmektedir. Kalıcı çözüm ise ücretleri kısmakta değil; rekabeti güçlendiren, tekelci yapıları denetleyen ve üretimle birlikte istihdamı büyüten bir ekonomik yönelimde yatmaktadır.
Yorumlar
Yorum Gönder