Emeklilik sistemi tartışılırken en sık dile getirilen görüşlerden biri: SGK bir birikim sistemi değildir; dolayısıyla emekli aylıklarını artırmak için ortada teknik bir bütçe engeli yoktur. Bu iddia ilk bakışta güçlüdür, çünkü Türkiye’de sistem gerçekten de fon esaslı bireysel hesap mantığıyla değil, dağıtım esaslı bir finansman modeliyle çalışır. Ancak bu doğru tespitten hareketle “sınırsız artış mümkündür” sonucuna ulaşmak, kamu maliyesinin temel gerçeklerini göz ardı etmek anlamına gelir.
Türkiye’de emeklilik sistemi Sosyal Güvenlik Kurumu çatısı altında yürütülür ve ağırlıklı olarak pay-as-you-go denilen dağıtım esasına dayanır. Yani bugünün çalışanları prim öder, bu primler bugünün emeklilerine aylık olarak aktarılır. Ortada kişiye ait, dokunulmaz bir fon hesabı yoktur. Bu açıdan bakıldığında emekli aylıkları klasik anlamda “birikimden ödeme” değildir; kamusal bir gelir transferidir. Sistem çalıştığı sürece ödeme yapılır.
Ancak burada kritik nokta şudur: Bu transferin kaynağı yine ekonominin toplam üretimidir. Emekli aylıkları gökten inmez; ya primlerden ya vergilerden ya da borçlanmadan finanse edilir. SGK’nın prim gelirleri yetersiz kaldığında merkezi bütçe devreye girer. Bu durumda emekli aylığı fiilen bir kamu harcaması niteliği kazanır. Fakat kamu harcaması olması, mali sınır olmadığı anlamına gelmez. Devletin harcama kapasitesi, vergi toplama gücü, borçlanma imkanı ve makroekonomik dengelerle sınırlıdır.
“Bütçe engeli yoktur” söylemi genellikle muhasebe tekniği ile ekonomik gerçekliği karıştırır. Devlet teknik olarak bütçe açığı verebilir. Borçlanabilir. Hatta kısa vadede genişleyici maliye politikası uygulayabilir. Fakat bütçe açığının büyümesi kamu borcunu artırır; borç artışı faiz yükünü yükseltir; faiz yükü gelecekteki harcama alanını daraltır. Gelir artışı olmadan yapılan harcama genişlemesi ise enflasyonist baskı üretir. Enflasyon yükseldiğinde emekliye verilen artış reel olarak geri alınmış olur. Nominal aylık artar, satın alma gücü aynı hızla artmaz.
İşin bir de demografik boyutu vardır. Dağıtım esaslı sistemlerde kilit değişken aktif/pasif oranıdır. Çalışan sayısı ile emekli sayısı arasındaki denge bozuldukça sistem üzerindeki finansman baskısı artar. Türkiye’de bu oran uzun yıllardır aşağı yönlü seyretmektedir. Daha az çalışan daha fazla emekliyi finanse etmeye başladığında sosyal güvenlik açığı kronikleşir. Bu açık da bütçeden karşılanır. Dolayısıyla sorun yalnızca “kaynak ayırma iradesi” değil, sistemin matematiğidir.
Bu noktada tamamlayıcı emeklilik modelleri gündeme gelir. Amaç, kamu sisteminin yükünü hafifletmek ve bireysel tasarruf kanalı oluşturmaktır. Bu modeller eleştirilebilir; düşük gelir grupları için yetersiz olabilir; finansal piyasalara bağımlılık yaratabilir. Ancak tamamen gereksiz ilan edilmeleri, sosyal güvenlik mimarisinin çok katmanlı yapısını görmezden gelmek olur. Modern emeklilik sistemleri genellikle tek ayaklı değil, çok ayaklı tasarlanır: kamusal temel gelir güvencesi ve tamamlayıcı tasarruf mekanizmaları.
Sonuç olarak emekli aylıklarının artırılması mümkündür ve bu siyasi bir tercihtir. Fakat tercih ile maliyet birbirinden bağımsız değildir. Devlet sosyal güvenlik harcamalarını artırabilir; ancak bunun finansmanı ya daha yüksek vergi, ya daha yüksek borç ya da başka harcama kalemlerinden feragat anlamına gelir. Gerçek soru “artırılabilir mi?” değil, “hangi ekonomik zeminde ve hangi sürdürülebilirlik çerçevesinde artırılmalıdır?” sorusudur.
Sağlam bir sosyal güvenlik politikası, kısa vadeli rahatlama ile uzun vadeli mali denge arasında denge kurmak zorundadır. Aksi halde bugün yapılan artış, yarının daha sert düzeltmelerinin gerekçesi haline gelir. Emeklilik meselesi teknik olduğu kadar politiktir; fakat her politik tercih eninde sonunda ekonomik gerçeklerle yüzleşir.
Yorumlar
Yorum Gönder