Prim Efsanesi ve Emekli Gerçeği
Emekli aylığına ilişkin tartışmaların merkezine prim tutarları, aktüeryal denge ve bireysel getiri hesapları yerleştirildiğinde, emeklilik meselesi kamusal bir sosyal politika konusu olmaktan çıkarılıp teknik bir finans problemine indirgeniyor. Bu yaklaşım, sorunun nedenini açıklamak bir yana, asıl meseleyi görünmez kılıyor. Emeklilik, bireysel bir yatırımın geri dönüşü değil; sosyal devletin, çalışma yaşamını tamamlamış yurttaşlara sağlamakla yükümlü olduğu sürekli bir gelir güvencesidir.
Sosyal güvenlik sistemi, bireyin kendi ödediği prime göre hak kazandığı kişisel bir tasarruf mekanizması değildir. Bu sistem, kuşaklar arası dayanışma esasına dayanır ve temel işlevi, toplum içinde gelir transferi yoluyla sosyal dengeyi korumaktır. Bu nedenle “ödenen prim–alınan maaş” karşılaştırması üzerinden yapılan değerlendirmeler, sosyal sigortayı özel sigortacılık anlayışıyla aynı zemine çekmekte ve kamusal niteliğini zayıflatmaktadır.
Primlerin nemalandırılmasına dayalı argümanlar tarihsel bağlamdan da kopuktur. Çalışan nüfusun yüksek, emekli nüfusun sınırlı olduğu dönemlerde primlerin bir fonda biriktirilmesi ve bu fonların getirileriyle emekli aylıklarının finanse edilmesi mümkündü. Ancak demografik yapı değişmiş, aktif–pasif dengesi kalıcı biçimde bozulmuştur. Bu koşullarda saf anlamda birikime dayalı primli sistemler sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Günümüzde gelişmiş ülkelerde dahi emeklilik sistemleri, prim gelirlerinin yanı sıra güçlü kamu katkılarına dayanan karma yapılara dönüşmüştür.
Modern sosyal güvenlik sistemlerinin temelinde dağıtım yöntemi yer alır. Çalışanların bugün ödediği primler bugünkü emeklilere aktarılır; sistem, devlet bütçesinden yapılan transferlerle desteklenir. Bu yapı içinde emekli aylığı, bireyin geçmişte ödediği primlerin matematiksel karşılığı olarak değil, toplumsal üretimden ayrılan pay olarak belirlenir. Dolayısıyla emeklilik meselesini aktüeryal getiri hesaplarına indirgemek, sistemin fiilî işleyişini yanlış okumaktır.
Mevcut prim oranları ve bugünkü aktif–pasif dengesi dikkate alındığında, yalnızca prim gelirlerine dayanarak insanca bir emekli aylığı sağlanamayacağı açıktır. Asgari ücret düzeyinden uzun yıllar prim ödeyen bir çalışanın, en iyimser reel getiri varsayımları altında bile emeklilikte yeterli bir gelir elde edememesi, bu gerçeği açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu durum, sorunun teknik değil yapısal olduğunu göstermektedir.
Bu noktada tartışmanın yönünün değiştirilmesi gerekmektedir. Asıl mesele primlerin nasıl değerlendirildiği değil, emeklilerin milli gelirden ne kadar pay aldığıdır. Emeklilik sorunu, bir finansman tekniği problemi değil; açık bir bölüşüm ve kamu tercihi sorunudur. Tartışma prim eksenine sıkıştırıldığında, çözüm olarak bireysel ve tamamlayıcı emeklilik modelleri öne çıkmakta; kamusal sorumluluk arka plana itilmektedir.
Emekli aylığı, kamusal bir hak olarak ele alınmalı ve kamu harcaması yoluyla güvence altına alınmalıdır. Her emeklinin asgari bir gelir düzeyine sahip olması sosyal devletin temel yükümlülüklerindendir. Bunun üzerinde, çalışma süresi ve ücret düzeyine bağlı olarak farklılaşan bir yapı kurulabilir. Bu yaklaşım, hem sosyal adalet ilkesine hem de gelir dağılımında denge hedeflerine uygun bir çerçeve sunar.
Türkiye açısından bakıldığında, insanca bir emekli aylığı için gerekli kaynağın bulunmadığı iddiası ikna edici değildir. Gayrisafi yurt içi hasıla içinde emeklilere ayrılabilecek alan mevcuttur. Sorun kaynak yetersizliği değil, bu kaynağın nasıl ve kimin lehine kullanıldığıdır. Emeklilik sistemini şirket mantığıyla ele alan ve emeklileri maliyet unsuru olarak gören yaklaşım, emeklilerin toplumsal payını daraltmıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder