Ücret Artışlarında Eşitlik mi, Adalet mi?
Ücret artışlarının gündeme geldiği her dönemde, iş dünyasında benzer tartışmalar yeniden alevlenir. İşverenler maliyet ve bütçe dengelerini gözetirken, çalışanlar emeklerinin karşılığını ve alım güçlerinin korunmasını bekler. Tam da bu noktada zam oranlarının nasıl belirleneceği, herkes için aynı artışın mı uygulanacağı ve asgari ücretteki değişimlerin diğer ücretlere nasıl yansıyacağı soruları öne çıkar. Bu soruların cevabı, yalnızca rakamlarla değil; hukuk, insan kaynakları yönetimi ve kurum kültürü perspektifiyle birlikte ele alındığında anlam kazanır.
Ücret artışlarına yön veren en önemli hukuki dayanaklardan biri, 4857 sayılı İş Kanunu’nda düzenlenen eşit davranma ilkesidir. Ancak bu ilke çoğu zaman “herkese aynı zam” şeklinde basitleştirilerek yorumlanır. Oysa eşitlik, biçimsel değil, içeriksel bir kavramdır. Amaç, aynı koşullarda çalışan kişiler arasında makul ve nesnel bir gerekçe olmaksızın farklı uygulamalara gidilmesini engellemektir. Bu nedenle işverenin sorumluluğu, herkese aynı oranı vermek değil, kararlarını adil ve savunulabilir ölçütlere dayandırmaktır.
Bu noktada çalışanlar arasındaki doğal farklılıklar devreye girer. Aynı işyerinde çalışan herkesin performansı, deneyimi, üstlendiği sorumluluk ve yarattığı katma değer aynı değildir. Dolayısıyla ücret artışlarının da bu farklılıkları yansıtması beklenir. Performans değerlendirme sonuçları, kıdem süresi, görev kapsamı ve pozisyonun piyasa değeri gibi kriterlere dayalı farklı zam oranları, eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Aksine, emeğin karşılığını görünür kılan bu yaklaşım, çalışanların adalet duygusunu ve motivasyonunu güçlendirir. Sorun, bu farkların açıkça tanımlanmaması ve nesnel gerekçelerle desteklenmemesi halinde ortaya çıkar.
Tam da burada bütçe dönemlerinin en tartışmalı başlıklarından biri gündeme gelir: asgari ücret artışları. Toplumda yaygın olan kanaatin aksine, asgari ücretin üzerinde maaş alan bir çalışana, asgari ücrete yapılan yıllık artış oranı kadar zam yapılması yönünde yasal bir zorunluluk bulunmaz. Önemli olan, çalışanın ücretinin yasal asgari sınırın altına düşmemesidir. Bu koşul sağlandığı sürece, işveren daha düşük bir artış oranı belirleyebilir.
Ancak hukuki serbestlik, her zaman doğru yönetim anlamına gelmez. Özellikle enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde, çalışanların satın alma gücünü koruyacak ücret politikaları geliştirmek, işveren açısından stratejik bir tercih haline gelir. Asgari ücret artış oranı, bağlayıcı olmasa bile çoğu zaman referans noktası olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım, çalışanların kendilerini güvende hissetmelerini sağlarken, işten ayrılma riskini de azaltır.
Sonuç olarak ücret artışlarında eşitlik ilkesi, herkese aynı davranmayı değil; aynı durumda olanlara aynı şekilde yaklaşmayı ifade eder. Şeffaf, ölçülebilir ve tutarlı zam politikaları hem hukuki riskleri minimize eder hem de güçlü bir kurum kültürünün temelini oluşturur.
Yorumlar
Yorum Gönder