Milli Gelir Artıyor, Milletin Refahı Nereye Gidiyor?
Bir ülkenin ekonomisi büyüyebilir. Fabrikalar daha fazla üretim yapabilir, ihracat artabilir, milli gelir yükselebilir. Fakat bütün bunlar tek başına insanların daha müreffeh yaşadığı anlamına gelmez.
Çünkü ekonomi sadece üretimden ibaret değildir.
Üretimin ne kadar arttığı kadar, ortaya çıkan gelirin kimlerin elinde toplandığı da önemlidir.
Hatta bazı durumlarda asıl hikâye büyüme rakamlarında değil, o rakamların toplumun farklı kesimlerinin hayatına nasıl yansıdığında gizlidir.
Türkiye'nin ekonomik tartışmalarında uzun zamandır büyüme, enflasyon, faiz, döviz kuru, cari açık ve bütçe dengesi konuşuyoruz. Bunların tamamı önemli. Fakat bir soruyu yeterince ısrarla sormuyoruz:
Ekonomi büyürken bu büyümenin gelirini kim alıyor?
Çünkü bir ekonomide yaratılan toplam değerin artması, o değerin toplum içerisinde adil biçimde dağıldığı anlamına gelmiyor.
Bir başka ifadeyle, milli gelir büyüyebilir ama vatandaşın cebindeki gelir aynı hızda büyümeyebilir.
Hatta daha ileri gidelim.
Ekonomik büyüme devam ederken çalışanların milli gelirden aldığı pay gerileyebilir.
İşte burada “büyüme” ile “refah” arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Büyüme, pastanın büyüklüğünü anlatır.
Refah ise o pastadan toplumun ne kadarının, hangi kesim tarafından ve hangi şartlarda yenilebildiğini de anlatır.
Bu nedenle Türkiye'nin ekonomik sorunlarını yalnızca “neden yeterince büyüyemiyoruz?” sorusuyla açıklamak eksik kalır. En az bunun kadar önemli olan başka bir soru var:
“Ürettiğimiz değeri neden daha adil paylaşamıyoruz?”
Bence Türkiye'nin uzun süredir yaşadığı temel sorunlardan biri tam olarak burada yatıyor.
Bunun için de önce rakamlara bakmak gerekiyor.
Milli gelir içerisindeki işgücü ödemelerinin payı, bize önemli bir pencere açıyor. Bu gösterge, ekonomide yaratılan toplam değerin ne kadarının çalışanlara ücret ve benzeri işgücü ödemeleri olarak döndüğünü gösteriyor.
Türkiye'de bu oranın 2022'de yaklaşık yüzde 25 seviyelerine kadar gerilemesi oldukça dikkat çekiciydi. Sonraki yıllarda toparlanarak yüzde 33-38 bandına çıkması olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ancak mesele yalnızca Türkiye'nin kendi geçmişiyle kıyaslandığında ortaya çıkan değişim değil.
Asıl dikkat çekici olan, Türkiye'nin başka ülkelerle karşılaştırıldığında bulunduğu yer.
İskandinav ülkelerinde işgücü ödemelerinin milli gelir içerisindeki payı çok daha yüksek. Danimarka'da yüzde 50-52, Finlandiya'da yüzde 49-51, İsveç'te yüzde 48-50, Norveç'te ise yüzde 41-43 civarında.
Avrupa Birliği ortalaması da yaklaşık yüzde 48 seviyesinde.
Türkiye ise yüzde 33-38 aralığında.
Bu fark bize tek başına her şeyi anlatmaz. Ekonomilerin yapıları, sektör kompozisyonları, verimlilik seviyeleri ve ücret sistemleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla “oran düşük, o hâlde bütün sorun bundan kaynaklanıyor” demek doğru olmaz.
Ama bu farkı görmezden gelmek de mümkün değildir.
Çünkü aynı soru tekrar karşımıza çıkıyor:
Neden bazı ülkelerde ekonomik büyümeden emeğin aldığı pay daha yüksek?
Burada cevap, yalnızca “orada insanlar daha fazla kazanıyor” değildir.
Asıl cevap kurumlarda saklıdır.
Bir çalışanın ücretini belirleyen şey sadece yaptığı işin ekonomik değeri değildir. Aynı zamanda pazarlık gücüdür.
İşveren ile çalışan arasında pazarlık gücü eşit değilse, piyasada oluşan ücret her zaman emeğin gerçek üretim katkısını yansıtmayabilir.
İskandinav ülkelerinin farkı tam da burada ortaya çıkıyor.
Yüksek sendikalaşma oranları, yaygın toplu sözleşmeler, işçi-işveren-devlet arasında kurumsallaşmış sosyal diyalog ve güçlü sosyal güvenlik sistemi, çalışanların ekonomik büyümeden daha yüksek pay alabilmesini sağlayan mekanizmalar oluşturuyor.
Türkiye'de ise çalışanların önemli bir bölümü ücretini bireysel pazarlık gücüyle belirlemek zorunda.
Bunun sonucunda özellikle düşük ve orta gelir grubunda çalışanların önemli bir kısmı için asgari ücret, olması gerekenin aksine, gerçek ücret yapısının merkezine yerleşiyor.
Asgari ücretin “istisnai taban ücret” olmaktan çıkıp geniş bir çalışan kitlesinin referans ücretine dönüşmesi, aslında işgücü piyasasındaki pazarlık mekanizmasının ne kadar zayıfladığını gösteren önemli bir işaret.
Üstelik yüksek enflasyon bu problemi daha da ağırlaştırıyor.
Çünkü ücretin rakamsal olarak artması ile çalışanın zenginleşmesi aynı şey değil.
Maaşınız yüzde 30 artarken hayatınızdaki temel giderler yüzde 50 artıyorsa, maaşınız nominal olarak yükselmiş ama satın alma gücünüz gerilemiş olabilir.
Bu nedenle ücret artışlarını yalnızca TL cinsinden değerlendirmek büyük bir yanılsamadır.
Asıl bakılması gereken reel gelirdir.
Ve burada Türkiye'nin önündeki problem sadece ücretlerin düşük olması değil; ücretlerin enflasyon karşısında sürekli olarak yeniden pazarlık edilmek zorunda kalmasıdır.
Çalışan her yıl yeniden fakirleşmemek için mücadele etmek zorunda kalıyorsa, sistemin ürettiği refahın kalıcı olarak topluma yayıldığını söylemek kolay değildir.
Fakat bölüşüm meselesinin tek ayağı ücretler de değildir.
Vergi sisteminin yapısı da en az ücretler kadar önemlidir.
Bir devletin sosyal devlet olup olmadığını anlamanın yollarından biri, vergiyi kimden aldığına bakmaktır.
Gelir üzerinden alınan vergiler ile tüketim üzerinden alınan vergilerin toplumdaki farklı gelir gruplarını aynı şekilde etkilemesi beklenemez.
Düşük gelirli bir vatandaş kazandığı paranın büyük bölümünü temel tüketim ihtiyaçlarına harcamak zorundadır. Geliri yükseldikçe tasarruf kapasitesi artar. Bu nedenle tüketim üzerinden alınan vergilerin ağırlığı, düşük gelir grupları açısından daha ağır bir yük oluşturabilir.
Burada mesele “vergi alınmasın” değildir.
Tam tersine, güçlü bir sosyal devletin güçlü bir vergi sistemine ihtiyacı vardır.
Fakat soru şudur:
Verginin yükü nasıl dağıtılıyor?
Toplanan vergi kimin üzerinden alınıyor?
Ve devlet topladığı vergiyi hangi sosyal sonuçları üretmek için kullanıyor?
İskandinav ülkelerinin başarısını sadece yüksek ücretlerde aramak bu nedenle eksik olur.
Onların sistemi yüksek vergilerle birlikte yüksek kamu hizmetleri, güçlü sosyal güvenlik, etkin transfer mekanizmaları, eğitim yatırımları ve aktif işgücü politikalarını birlikte işletiyor.
Yani vatandaş devlete yalnızca vergi ödemiyor.
Karşılığında eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, işsizlik desteği, mesleki dönüşüm ve çeşitli sosyal hizmetlerden yararlanıyor.
Bu nedenle “yüksek vergi” tek başına bir anlam ifade etmiyor.
Asıl mesele, verginin karşılığında nasıl bir kamu düzeni üretildiğidir.
Türkiye'nin temel sorunlarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Vatandaşın gelirini artırmadan yalnızca ücret artışı yapmak yeterli değil.
Ücret artışını kalıcı refaha dönüştürebilecek bir ekonomik ve sosyal sistem kurmak gerekiyor.
Bunun için verimlilik artışı şart.
Teknolojik dönüşüm şart.
Nitelikli eğitim şart.
Sermaye yatırımı şart.
İstihdam artışı şart.
Ama bunların yanında çalışanların yaratılan değerden aldığı payı belirleyen kurumların da güçlü olması gerekiyor.
Çünkü verimlilik artışının tamamı sermayeye giderse çalışan açısından beklenen refah artışı ortaya çıkmayabilir.
Burada çok önemli bir ayrım var:
Biz büyümeye karşı değiliz.
Tam tersine, Türkiye'nin çok daha hızlı ve kaliteli büyümesi gerektiğini düşünüyoruz.
Fakat büyümenin niteliğini tartışıyoruz.
Borçlanmaya dayalı tüketimle büyümek başka şeydir; verimlilik artışına, teknolojiye, yüksek katma değerli üretime ve insan sermayesine dayalı büyümek başka.
Aynı şekilde büyümenin gelir dağılımı üzerindeki etkisini tartışmak da büyümeye karşı olmak değildir.
Tam tersine, sürdürülebilir büyümenin toplumsal meşruiyetini güçlendirmektir.
Çünkü toplumun geniş kesimleri büyümenin sonucunu kendi hayatında göremiyorsa, bir süre sonra “ekonomi büyüyor” cümlesinin vatandaş açısından hiçbir karşılığı kalmaz.
İnsanların cebine girmeyen büyüme, bir süre sonra yalnızca istatistikte büyümedir.
İşte bu nedenle Türkiye'nin önündeki ekonomik mesele yalnızca milli geliri artırmak değildir.
Milli gelirin nasıl üretildiği kadar nasıl bölüşüldüğünü de düşünmek zorundayız.
Burada Anayasa'nın “sosyal devlet” vurgusu da yeniden önem kazanıyor.
Çünkü sosyal devlet, piyasanın tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelmez.
Piyasa ekonomisi içerisinde ortaya çıkan sonuçların toplum açısından kabul edilebilir bir düzeyde tutulması anlamına gelir.
Devletin görevi herkesin aynı gelire sahip olmasını sağlamak değildir.
Devletin görevi, hiç kimsenin sırf doğduğu aile, aldığı eğitim, çalıştığı sektör veya ekonomik kriz nedeniyle hayat boyu yoksulluk döngüsüne mahkûm edilmesini engelleyecek bir sistem kurmaktır.
Bunun için güçlü bir eğitim sistemi gerekir.
Etkili bir sağlık sistemi gerekir.
Adil bir vergi sistemi gerekir.
Çalışanın pazarlık gücünü artıracak mekanizmalar gerekir.
İşsiz kalan insanı yeniden üretime kazandıracak aktif işgücü politikaları gerekir.
Ve bütün bunların üzerinde, uzun vadeli ekonomik istikrar gerekir.
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki tartışmayı “devlet mi piyasa mı?” gibi eski bir ikiliğe sıkıştırmak bana göre artık yeterli değil.
Asıl soru şu:
Nasıl bir piyasa?
Nasıl bir devlet?
Nasıl bir vergi sistemi?
Nasıl bir ücret politikası?
Nasıl bir sosyal güvenlik?
Ve en önemlisi, ekonomik büyümenin sonuçlarını toplumun hangi kesimleri paylaşacak?
Çünkü yoksulluk sadece düşük üretimin sonucu değildir.
Yanlış eğitim politikalarıyla üretilebilir.
Yanlış vergi politikalarıyla derinleşebilir.
Zayıf ücret politikalarıyla kalıcılaşabilir.
Yüksek enflasyonla büyüyebilir.
Düşük verimlilikle beslenebilir.
Ve bütün bunların sonunda ortaya çok ilginç bir tablo çıkabilir:
Ülke ekonomik olarak büyürken vatandaş ekonomik olarak kendisini küçülmüş hissedebilir.
Bence Türkiye'nin asıl tartışması tam da burada başlamalı.
Daha büyük bir ekonomi istiyoruz.
Ama yalnızca daha büyük bir ekonomi değil.
Daha üretken, daha rekabetçi, daha teknolojik ve daha zengin bir Türkiye istiyoruz.
Fakat bununla birlikte, üretilen zenginliğin toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını da istiyoruz.
Çünkü nihai hedef milli gelirin Excel tablosundaki büyüklüğü değil, insanın hayatındaki karşılığıdır.
Ve belki de bütün bu tartışmayı tek bir cümlede özetlemek mümkün:
Mesele sadece Türkiye'nin ne kadar zenginlik ürettiği değil; ürettiği zenginliğin kime ait olduğudur.