İktisadın Rasyonel İnsanı: Gerçek Hayatta Ne Kadar Rasyoneliz?
“İktisada Giriş” iktisadın ilk dersidir. Hatta iktisat eğitiminin temel metinlerinin önemli bir bölümü, insan davranışını anlamaya yönelik belirli varsayımlarla başlar. Bunların başında da rasyonellik gelir. İktisat bilimi, sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlar arasında tercih yapmak zorunda olan insanı ekonomik analizin merkezine yerleştirir. Bu çerçevede birey, sahip olduğu kaynakları alternatif kullanım alanları arasında dağıtırken kendisi açısından en yüksek faydayı elde etmeye çalışır.
Rasyonel insan varsayımının temelinde aslında oldukça basit bir problem vardır: Kaynaklar kıttır ve her tercih bir vazgeçişi beraberinde getirir. Gelirin tamamının tek bir ihtiyaca ayrılması, diğer ihtiyaçların karşılanmasını imkansız hale getirebilir. Zamanın belirli bir faaliyete ayrılması ise başka bir faaliyetten vazgeçilmesi anlamına gelir. Bu nedenle ekonomik karar, aynı zamanda bir tercih ve fırsat maliyeti problemidir.
Bu yaklaşım, ekonomik olayları açıklamak açısından son derece kullanışlıdır. Ancak teorik olarak oldukça tutarlı görünen rasyonel insan varsayımı, gerçek hayattaki insan davranışlarıyla karşılaştırıldığında önemli soruları da beraberinde getirir.
Çünkü insanlar her zaman kendileri için en yüksek faydayı sağlayacak seçeneği tercih etmezler. Gelirleri ile harcamaları arasında sağlıklı bir denge kuramayabilir, gelecekteki ihtiyaçlarını göz ardı ederek bugünkü tüketimi tercih edebilir veya ekonomik açıdan maliyetli olduğunu bildikleri kararları tekrar edebilirler. Dahası, bireyin tercihlerinin yalnızca fiyat ve gelir gibi ekonomik değişkenler tarafından belirlenmediği de görülmektedir.
Bu durum, iktisat açısından önemli bir dönüşümün ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsan davranışının yalnızca rasyonel tercih varsayımı üzerinden açıklanamayacağı anlaşılmış ve ekonomik kararların oluşumunda psikolojik faktörlerin rolü daha fazla dikkate alınmaya başlanmıştır.
Burada temel sorun, insanların “rasyonel” olmaktan tamamen vazgeçmiş olması değildir. Asıl sorun, rasyonelliğin klasik iktisadi modellerde varsayıldığı kadar sınırsız olmamasıdır. İnsan karar verirken eksik bilgiye sahiptir. Geleceği tam olarak bilemez. Her alternatifin sonuçlarını hesaplayabilecek zamana ve zihinsel kapasiteye de her zaman sahip değildir. Dolayısıyla karar alma süreci, çoğu zaman mevcut bilgi, deneyim, beklenti ve içinde bulunulan koşullar tarafından şekillenir.
Davranışsal iktisadın ortaya çıkışı da bu noktada anlam kazanmaktadır. Davranışsal iktisat, bireylerin ekonomik kararlarını incelerken psikolojinin bulgularından yararlanır ve insanların sistematik biçimde belirli hatalara düşebildiğini ortaya koyar. Bireyler riskleri değerlendirirken, kayıplar ile kazançlara aynı ağırlığı vermeyebilir; kısa vadeli faydaları gelecekteki faydalara tercih edebilir veya mevcut durumlarını değiştirmemek için rasyonel olmayan tercihlerde bulunabilirler.
Dolayısıyla iktisadi kararların yalnızca “en yüksek faydayı sağlayan seçenek” üzerinden açıklanması yeterli değildir. Kararın hangi koşullarda verildiği, bireyin sahip olduğu bilginin niteliği, geleceğe ilişkin beklentileri ve psikolojik eğilimleri de dikkate alınmalıdır.
Bu noktada modern tüketim toplumunun ortaya çıkardığı değişim ayrıca önem taşımaktadır. Tüketim artık yalnızca temel ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlı değildir. Mal ve hizmetler aynı zamanda bireyin sosyal konumunu, yaşam tarzını ve kimliğini ifade eden unsurlar haline gelebilmektedir. Bu nedenle bireyin tüketim tercihini yalnızca kullanım değeri üzerinden açıklamak mümkün değildir.
Örneğin bir otomobil, yalnızca ulaşım ihtiyacını karşılayan bir araç değildir. Aynı zamanda statü, prestij veya belirli bir yaşam tarzının göstergesi olarak algılanabilir. Benzer şekilde bir konutun tercih edilmesinde yalnızca fiziksel ihtiyaçlar değil, konum, çevre, sosyal statü ve geleceğe ilişkin beklentiler de etkili olabilir. Bu durum, ekonomik tercihler ile sosyal davranışlar arasındaki ilişkinin giderek daha önemli hale geldiğini göstermektedir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, ihtiyaç ile tercih arasındaki ilişkinin değişmesidir. İnsanların ihtiyaçları sınırlı olabilir; ancak tercihleri ve beklentileri ekonomik ve toplumsal koşullara bağlı olarak sürekli genişleyebilir. Üretim kapasitesinin artması, teknolojik gelişmeler ve pazarlama faaliyetleri bireylere daha fazla seçenek sunarken, aynı zamanda yeni tüketim taleplerinin oluşmasına da zemin hazırlamaktadır.
Bu nedenle günümüz ekonomisinde bireyin karşı karşıya olduğu problem yalnızca “hangi ihtiyacımı karşılamalıyım?” sorusundan ibaret değildir. Birey aynı zamanda “gerçekten neye ihtiyacım var?” sorusunu da cevaplamak zorundadır.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü ekonomik kaynakların sınırlı olduğu bir ortamda her tercih bir maliyet yaratmaktadır. Gelirin belirli bir tüketim için kullanılması, aynı gelirin tasarruf veya başka bir ihtiyaç için kullanılmasını engeller. Kredi kullanılarak yapılan tüketim ise bu maliyeti geleceğe taşır. Dolayısıyla bugün verilen ekonomik kararlar yalnızca bugünü değil, gelecekteki tüketim imkanlarını da belirler.
Bu açıdan bakıldığında rasyonellik kavramının tamamen terk edilmesi gerektiği sonucuna ulaşmak doğru değildir. Aksine rasyonelliğin daha gerçekçi biçimde ele alınması gerekir. İnsan, kusursuz bilgiye sahip olmayan ve kararları çeşitli psikolojik ve sosyal faktörlerden etkilenen bir varlıktır. Buna rağmen ekonomik kararlarının sonuçlarını değerlendirebilir, tercihlerini sorgulayabilir ve sınırlı kaynaklarını daha bilinçli biçimde kullanabilir.
Dolayısıyla iktisadın “rasyonel insan” varsayımını kaybettiğini söylemek yerine, insanın rasyonelliğinin sınırlarını daha iyi anlamaya başladığını söylemek daha doğru olacaktır. Klasik iktisadın soyut modeli, ekonomik davranışları analiz etmek için hala önemli bir araçtır. Ancak gerçek insanı anlamak için bu modelin psikoloji, sosyoloji ve davranış bilimlerinin ortaya koyduğu bulgularla tamamlanması gerekir.
Sonuç olarak ekonomik hayatın merkezindeki insan, ne tamamen rasyonel ne de tamamen irrasyonel bir varlıktır. İnsan, sınırlı bilgi ve kaynaklarla karar veren; alışkanlıklarından, beklentilerinden ve çevresinden etkilenen; zaman zaman hata yapan, ancak davranışlarını değiştirme ve tercihlerini yeniden değerlendirme kapasitesine sahip bir aktördür.
Bu nedenle günümüzde asıl mesele, “rasyonel insanı yeniden bulmak” değil, insanın hangi koşullarda rasyonel davrandığını ve hangi koşullarda rasyonellikten uzaklaştığını anlayabilmektir. İktisadın insan davranışına ilişkin gelecekteki gelişimi de büyük ölçüde bu soruya vereceği cevapla şekillenecektir.