Ücretsiz Mesainin Ekonomisi
Her aralık ayında aynı tartışma yaşanıyor.
Asgari ücret açıklanıyor; sendikalar, işverenler ve siyasetçiler zam oranını konuşuyor. Oysa asıl tartışılması gereken konu çoğu zaman gündeme bile gelmiyor: Ücretin miktarı değil, çalışma süresinin ücretle nasıl ilişkilendirildiği.
Türkiye'de asgari ücret hukuken günlük olarak belirlenmektedir. Ancak iş ilişkilerinin büyük bölümü aylık maktu ücret üzerinden yürütülmektedir. Bu nedenle kamuoyundaki tartışmalar da doğal olarak "aylık ücret kaç lira oldu?" sorusuna sıkışmaktadır.
Oysa çalışma hukukunun temel ilkesi şudur: Ücret, çalışmanın karşılığıdır. Dolayısıyla ücretin hesaplanmasında esas alınması gereken unsur yalnızca ayın sonunda ödenecek toplam tutar değil, o ücretin kaç saatlik emeğin karşılığı olduğudur.
4857 sayılı İş Kanunu normal haftalık çalışma süresini 45 saat olarak belirlemiştir. Bunun üzerindeki çalışmalar fazla çalışma niteliğindedir ve her fazla çalışma saati, normal saat ücretinin %50 artırılmış tutarı üzerinden ödenmelidir. Kanun aslında çalışma süresini esas almaktadır. Ancak uygulamada aylık ücret algısı, bu ilkeyi büyük ölçüde görünmez hale getirmektedir. Bir işçinin her gün yalnızca bir saat fazla çalıştırıldığını düşünelim. Çoğu zaman bu süre "vardiya devri", "iş teslimi", "kasa kapanışı", "servis bekleme", "müşteri çıkmadı", "üretim bitmedi" gibi gerekçelerle olağanlaştırılır. Günlük bakıldığında önemsiz görünen bu süreler yıl sonunda yaklaşık 300 saate, yani yaklaşık 40 ilave iş gününe ulaşmaktadır.
Sorun yalnızca fazla çalışmanın karşılığının ödenmemesi değildir. Asıl sorun, bu çalışmanın çoğu zaman çalışma süresi olarak dahi kayıt altına alınmamasıdır. Çalışılmayan bir saatin ücreti değil, çalışıldığı halde kayda geçmeyen bir saatin ücreti kaybedilmektedir.
Bugün iş uyuşmazlıklarının önemli bir bölümü de tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır. İşçi, fazla çalıştığını tanıkla, giriş-çıkış kayıtlarıyla veya çeşitli delillerle ispat etmeye çalışırken; işveren çoğu zaman bordro ve puantaj kayıtlarını delil olarak sunmaktadır. Oysa ücret sisteminin merkezine çalışılan saatin yerleştirilmesi, yalnızca ücret hesabını değil, ispat mekanizmasını da güçlendirir. Elektronik puantaj sistemleri, kartlı geçiş kayıtları, biyometrik doğrulamalar ve dijital bordrolar birlikte kullanıldığında, çalışılan süre ile ödenen süre otomatik olarak karşılaştırılabilir. Böylece fazla çalışma istisnai bir iddia olmaktan çıkar, ölçülebilen bir veriye dönüşür.
Nitekim gelişmiş çalışma hukukuna sahip birçok ülkede tartışmanın merkezinde "aylık maaş" değil, saatlik emek maliyeti bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Almanya'da asgari ücret saatlik belirlenmektedir. Bunun nedeni herkesin saatlik ücretle çalışması değildir. Bu ülkelerde de milyonlarca kişi aylık maaş almaktadır. Ancak saatlik asgari ücret, fazla mesai hesabından eksik çalışmaya, vardiya planlamasından denetime kadar bütün sistem için ortak bir referans oluşturmaktadır. Türkiye'de de aslında saatlik ücret hesabı yabancı bir kavram değildir. İş Kanunu ve ilgili yönetmelikler fazla çalışma ücretini hesaplayabilmek için zaten saat ücretinin bulunmasını zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey yeni bir hukuk inşa etmek değil; mevcut hukukun uygulama mantığını ücret sisteminin merkezine taşımaktır.
Asıl reform, asgari ücretin günlük veya aylık ilan edilmesinden ziyade, her çalışanın fiilen çalıştığı her saatin kayıt altına alınmasını ve ücretlendirilmesini zorunlu kılan bir denetim altyapısının kurulmasıdır. Çünkü kayıt altına alınmayan emek, hukuken hak olsa bile fiilen çoğu zaman tahsil edilemeyen bir alacağa dönüşmektedir.
Bu nedenle her yıl yalnızca zam oranını tartışmak eksik bir tartışmadır. Yüzde 25 mi, yüzde 35 mi sorusu kadar önemli olan soru şudur: